Mineralsiz Su İçmenin Sağlık Riskleri

MİNERALLERDEN ARINDIRILMIŞ SU İÇMENİN GETİRDİĞİ SAĞLIK RİSKLERİ
1. GİRİŞ
Suyun bileşimi yerel jeolojik koşullara göre geniş bir çeşitlilik gösterir. Ne yeraltı suları ne de yüzey suları hiçbir zaman tamamen saf H2O olmamıştır, zira suyun içinde az miktarlarda gazlar, mineraller ve doğal kökenli organik maddeler bulunur. Kaliteli sayılan içme suyunda toplam çözünmüş madde yoğunluğu yüzlerce mg/l olabilir. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana kimya ve mikrobiyoloji dallarında izlenen gelişmeler ve epidemiyoloji sayesinde hastalığa neden olan su kaynaklı pek çok aktif madde tanımlanmıştır. İçme suyu kalitesine dair kılavuzlar ve yönetmelikler hazırlamanın çıkış noktası suyun istenmeyen bazı unsurlar taşıyabileceğini bilmektir. İ norganik ve organik maddeler ile mikro organizmaların azami kabul oranları uluslararası boyutta belirlenmiştir; belirlenen bu oranlar birçok ülkede içme suyunun güvenilirliğini sağlamak için kullanılmaktadır.
İçme suyunda bulunan minerallerin ve diğer faydalı unsurların önemi binlerce yıldır bilinen bir şeydir, örneğin kadim Hint destanlarında sözü geçer. İyi içme suyunun özellikleri Rig Veda kitabında şöyle anlatılır: “Sheetham (dokununca soğuk), Sushihi (temiz), Sivam (besleyici değere, gerekli minerallere ve eser elementlere
sahip olmalı), Istham (saydam), Vimalam lahu Shadgunam (asit-baz dengesi normal limitler arasında olmalı)” (Sadgir ve Vamanrao 2003). Suyun faydalı maddeler içerebileceği konusu kılavuzlarda ve yönetmeliklerde az ilgi gören bir konu olmakla birlikte, son yıllarda suyun biyolojik değeri konusundaki bilinç giderek artmıştır.
Minerallerden arındırılmış yapay sular, başlarda damıtılmış su, ardından da deiyonize veya ters-osmoz işleminden geçirilmiş su şeklinde, ağırlıklı olarak endüstriyel, teknik ve laboratuar işlemleri amaçlı kullanılmıştır. 1960’larda sahil yörelerinde ve iç kesimlerde yer alan bazı kıraç bölgelerde kısıtlı su kaynakları giderek artan nüfusun, yükselen yaşam standartlarının, sanayi gelişiminin ve kitle turizminin taleplerine yanıt veremez duruma geldikçe, söz konusu teknolojiler içme suyu üretiminde de geniş kullanım alanı buldu. İçme suyu temini transatlantikler ve uzay gemileri için de önemli bir meseleydi. Yağmur suyu ve doğal buz haricinde doğada bulunmadığından, minerallerden tamamen arındırılmış suyun olası etkileri üzerinde pek durulmamıştı. İçme suyu yönetmeliklerinin bir hayli gelişmiş olduğu sanayileşmiş ülkelerde yağmur suyu ve buz kamusal anlamda içme suyu kaynağı olarak kullanılmamakla birlikte, bazı yörelerde yağmur ve kar suyu tüketen bireyler yok değil. Ayrıca, doğal su kaynaklarının birçoğu bazı
mineraller açısından zengin değil ya da yumuşak (iki-değerli iyon seviyesi düşük); sert sular ise çoğu zaman yapay yollarla yumuşatılmakta. Birincil veya en bol bulunan su kaynağının çok fazla mineral içeren acı su ya da deniz suyu olduğu yerlerde suyun minerallerden arındırılması gerekmiştir. Söz konusu su arıtma yöntemleri önceleri başka yerlerde kullanılmıyordu, çünkü teknik açıdan zahmetli ve pahalı işlemlerdi. Bu bölümde, demineralize su damıtma, deiyonizasyon, membran filtrasyon (ters-osmoz veya nano-filtrasyon), elektrodiyaliz ve diğer teknolojiler sonucu içerdiği minerallerden tamamen veya buna yakın oranda arındırılmış olan su tanımlanmaktadır. Bu tür sulardaki toplam çözünmüş maddeler (TÇM) değişim gösterebilmekte ve 1 mg/l seviyesine kadar düşebilmektedir. Suyun elektriksel iletkenliği genellikle 2 mS/m’den azdır, fakat
daha da düşebilir (<0.1 mS/m).
Teknoloji 1960’larda kullanılmaya başlamakla birlikte, demineralizasyon o sıralar
fazla kullanılmıyordu. Ancak, bazı Orta Asya şehirlerinde içme suyu üretmek için
deniz suyu arıtma işine girişen SSCB başta olmak üzere bazı ülkeler bu alanda
kamu sağlığı araştırmaları yürüttüler. Minerallerden arındırılmış suyun ya da
arıtılmış deniz suyunun çeşitli minerallerle zenginleştirilmeden tüketime tam
anlamıyla uygun olmayacağı daha başından belliydi. Bunun üç belirgin nedeni vardı:
• Minerallerden arındırılmış suyun eritici etkisi vardır, işlemden geçirilmediği
takdirde borulardan ve depolama tanklarından geçirilerek dağıtımı mümkün
olmaz. Eritici su dağıtım borularına saldırarak borulardaki ve tesisatın diğer
parçalarındaki metalleri ve diğer maddeleri çözerek ayrıştırır.
• Damıtılmış suyun tadı hoş değildir.
• Ön bulgular suda bulunan bazı maddelerin insan sağlığına zararı olabileceği gibi
faydası da olabileceğini göstermiştir. Örneğin, florür katkılı su ile yapılan
deneyler diş çürüğü vakalarında düşüş göstermiştir; 1960’larda yürütülen
bazı epidemiyolojik araştırmalar suyu sert olan bazı yörelerde kalp ve damar
hastalıklarından kaynaklanan rahatsızlıkların ve ölümlerin oranının daha az
olduğunu ortaya koymuştur.
Bu açıdan, araştırmacılar iki ana mesele üzerinde durmuşlardı: 1) minerallerden
arındırılmış suyun sağlık üzerindeki olası olumsuz etkileri nelerdir, 2) içme
suyunda hem teknik hem de sağlık açısından bulunması gereken maddelerin (örn.
mineraller) asgari ve istenen ya da en uygun içeriği ne olmalıdır. Daha önceleri
suda yüksek oranda bulunan toksik madde konsantrasyonlarının getirdiği sağlık
riskleri ile kısıtlı kalan geleneksel düzenlemeler yaklaşımı yerini bazı bileşenlerin
yetersiz olmasından kaynaklanan olumsuz etkileri de dikkate alan bir yaklaşıma
bıraktı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) içme suyu kalitesi kılavuzları hazırlamak üzere yaptığı
toplantılardan birinde, içme suyunda doğal olarak bulunan bazı maddelerin

çıkarılmasının sağlık üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkileri mercek altına
alarak, tuzlardan arındırılmış suyun içermesi gereken istenen veya en uygun
mineral bileşimi üzerinde durmuştu (WHO 1979). 1970’lerin sonlarında, WHO
ayrıca tuzlardan arındırılmış suya ilişkin kılavuz hazırlanması için temel bilgiler
sağlayan bir araştırma başlattı. Bu araştırma Prof. Sidorenko ve Dr. Rakhmanin
yönetiminde, A.N. Sysin Genel ve Kamu Sağlığı Enstitüsü [A.N. Sysin Institute of
General and Public Hygiene] ve SSCB Tıbbi İlimler Akademisi [USSR Academy of
Medical Sciences] tarafından kurulan ekipler ile yürütüldü. Dahili çalışma belgesi
olarak yayınlanan nihai raporda (WHO 1980) şu sonuca varılmıştı:
“Minerallerinden tamamen arındırılmış (damıtılmış) su, damağa hoş gelmemenin
ötesinde, insan ve hayvan organizması üzerinde kesin olarak olumsuz etkilere
neden olur.” Sağlık, tat ve diğer hususlarda elde edilen bulgular
değerlendirildikten sonra, araştırma ekibi minerallerden arındırılmış suyun içeriği
konusunda şu tavsiyelerde bulundu: 1) asgari çözünmüş tuz seviyesi (100 mg/l),
karbonik asit tuzu (30 mg/l), kalsiyum (30 mg/l); 2) toplam çözünmüş tuzların en
uygun seviyesi (klorür-sülfat içeren su için 250-500 mg/l, karbonik asit içeren su
için 250-500 mg/l); 3) azami alkalen seviyesi (6,5 meq/l), sodyum (200 mg/l), bor
(0,5 mg/l), brom (0,01mg/l). Bu bölümde bu tavsiyeler üzerinde etraflıca
durulacaktır.
Tuzlardan arındırma [desalinasyon] son otuz yıldır yeni içme suyu kaynakları
sağlamak için giderek daha fazla kullanılan bir yöntem halini almıştır. Dünya
genelinde günlük toplam 6 milyar galondan fazla üretim kapasitesine sahip on bir
binden fazla desalinasyon tesisi bulunmaktadır. Orta Doğu ve Batı Asya gibi bazı
bölgelerde içme suyunun yarısından fazlası bu şekilde elde edilmektedir. Bu
yöntemle arıtılan sular genellikle kalsiyum-karbonat ya da kireç taşı gibi kimyasal
bileşenler eklenerek işlenmekte veya tadını düzeltmek ve dağıtım şebekelerinde
olduğu kadar su tesisatlarında yaratabilecekleri zararı azaltmak için mineral
açısından daha zengin sular ile karıştırılmaktadır. Öte yandan, mevcut arıtma
tesislerinin pek çoğu asgari TÇM (Toplam Çözünmüş Madde) içeriği açısından
nihai ürün kalitesini belirlemek için standart kılavuzlara (WHO İçme Suyu Kalitesi
Kılavuzu hariç) bağlı kalınmaksızın duruma göre inşa edilmiş olduğundan deniz
suyundan arıtılmış olan suların içeriği geniş farklılıklar gösterebilmektedir.
Minerallerden arındırılmış suyun uzun dönem tüketiminin sağlık üzerinde
yaratabileceği olumsuz etkiler sadece yeterli içme su kaynaklarından yoksun
ülkeler için değil, ev tipi arıtma sistemlerinin yaygın olarak kullanıldığı ya da bazı
şişelenmiş su türlerinin tüketildiği ülkeler için de önem taşımaktadır. Ş işelenmiş
suların birçoğu kaynak suyu minerallerden arındırıldıktan sonra hoş bir tat
sağlamak amacıyla mineraller eklenmesi suretiyle üretilmektedir. Belli tür su
tüketen kişilerin mineral açısından zengin sularda bulunabilecek bazı mineralleri
yeterince alamamaları söz konusu olabilmektedir. Bu yüzden, maruz kalma
oranları ve riskler kamusal düzeyde olduğu kadar birey ve aile seviyesinde de ele
alınmalıdır.

2. MİNERALLERDEN ARINDIRILMIŞ VEYA DÜŞ ÜK MİNERALLİ
SU TÜKETİMİ NİN SAĞLIK ÜZERİNDE DOĞURABİLECEĞİ
RİSKLER
Minerallerden arındırılmış su tüketiminin etkileri konusundaki bulgular deneysel ve gözlemsel verilere dayanmaktadır. Deney hayvanları ve gönüllü insanlar üzerinde deneyler yürütülmüş, tuzlardan arındırılmış su tüketen nüfuslardan, ters osmoz işlemiyle minerallerden arındırılmış su tüketen bireylerden ve damıtılmış su ile hazırlanan içecekler verilen bebeklerden gözlemsel veriler toplanmıştır. Bu çalışmalardan elde edilen bilgi kısıtlı olduğundan, mineral içeriği düşük (yumuşak) su kullanan nüfuslar ile mineral içeriği açısından daha zengin sular kullananların sağlıkları üzerindeki etkilerin karşılaştırıldığı epidemiyolojik araştırmaları da dikkate almamız gerekir. Minerallerden arındırıldıktan sonra içine tekrar mineral katılmayan su düşük mineralli veya yumuşak suyun uç örneği sayılır, çünkü sertliğin ana etmenleri olan kalsiyum ve magnezyum gibi çözünmüş minerallerden yalnızca az miktarlarda içerir.
Düşük mineral içerikli su tüketiminin sağlık üzerindeki olası etkileri aşağıdaki kategorilerde değerlendirilebilir:
• Bağırsak mukoza zarı, metabolizma ve vücudun mineral dengesi ile diğer bedensel işlevler üzerinde oluşabilecek doğrudan etkiler.
• Sıfır kalsiyum ve magnezyum alımı.
• Diğer gerekli elementlerin ve mikro-elementlerin yetersiz kalması.
• Hazır yiyeceklerde kalsiyum, magnezyum ve diğer gerekli maddelerin kaybı.
• Su borusundan gelebilecek toksik metallerin yeme-içme yoluyla alınma riski.
• Bakterilerin yeniden oluşma olasılığı.
2.1. Düşük mineralli suyun bağırsak mukoza zarı, metabolizma ve vücudun
Mineral dengesi ile diğer bedensel işlevler üzerinde oluşturabileceği
Doğrudan etkiler
Damıtılmış ve düşük mineral içerikli sular (TÇM < 50 mg/l) tüketicinin
Zamanla uyum gösterebileceği olumsuz tat niteliklerine sahip olabilir. Bu tür
Suların susuzluğu giderme açısından daha etkisiz olduğu da bildirilmiştir
(WHO 1980). Bunlar her ne kadar sağlık açısından risk sayılamazsa da,
düşük mineral içerikli suyun insan tüketimine uygunluğu değerlendirilirken
göz önüne alınması gereken faktörlerdir. Duyulara hitap eden [organoleptik]
vasıflar ve susuzluk gidermede yetersizlik tüketilen su miktarını
etkileyebileceği gibi, kişilerin kimi zaman daha da yetersiz başka su
kaynaklarına yönelmelerine neden olabilir.

Bir araştırma (Williams 1963) bağırsağa giren damıtılmış suyun
muhtemelen ozmotik şok nedeniyle farelerin epitel hücrelerinde anormal
değişimlere yol açtığını ortaya koymuştur. Öte yandan, fareler üzerinde
yürütülen 14 günlük bir deneye dayanan daha yakın tarihli bir çalışmada
(Schumann ve diğ. 1993) aynı sonuca ulaşılmamıştır. Mikroskobik anatomi
çalışmasında özofagus, mide veya jejunumda aşınma, ülserleşme ya da
enflamasyon belirtisine rastlanmamıştır. WHO (1980) için yapılan
araştırmalarda hayvanlarda salgı işlevlerinde (salgının ve mide suyu asit
oranının artması) ve mide kası geriliminde tahrifat bildirilmiştir, ancak
mevcut verilere dayanarak düşük mineral içerikli suyun mide-bağırsak
mukoza zarı üzerindeki olumsuz etkisi kesin olarak kanıtlanmış değildir.
Düşük mineral içerikli su tüketiminin vücudun mineral ve su metabolizmasını
tehlikeye atarak iç denge [homeostaz] mekanizmaları üzerindeki olumsuz
etkisi ise yeterince ortaya konmuş bulunmaktadır. İdrar çıkışında artış
(diürez artışı), bedensel salgılardan hücre içi ve dışı iyonlarının boşaltımında
artma, bunların dengesinin ters dönmesi ve vücuttan daha fazla atılmaları,
vücut su seviyesinde ve suya bağımlı bazı hormonların işlevlerinde meydana
gelen değişimler ile ilişkilendirilmektedir.
Hayvanlar, özellikle de fareler, üzerinde bir yıla kadar uzayan sürelerle
yapılan deneyler damıtılmış su veya TÇM 75 mg/l su tüketiminin şunlara
yol açabileceğini defalarca göstermiştir: 1) daha fazla su tüketimi, idrar
söktürümü, hücre dışı sıvı hacmi, sodyum (Na) ve klorür (Cl) iyonlarının
serum düzeylerinde artma ve yemek yoluyla karşılanmaması durumunda
bunların vücuttan daha fazla atılmalarından kaynaklanan genel denge
bozulması, 2) alyuvar yoğunluğunun azalması ve başka hematokrit
değişimler (WHO 1980). Yakın tarihli çalışmalar (Rakhmanin ve diğ. 1989)
damıtılmış suda mutajen ya da gonadotoksik etkiler saptamamış olsa da,
triiyodotironin ve aldosteron salgısında azalma, kortizol salgısında artma,
böbreklerde gromerül atrofisi dahil morfolojik değişimler, vasküler endotelin
kan akışını engelleyecek ölçüde şişmesi hakkında daha fazla bilgi sağladılar.
Bir yıl süren bir araştırma boyunca suluklarına damıtılmış su koyulan fare
ceninlerinde iskelet kemikleşmesinde azalma gözlendi. Sudan alınan mineral
yetersizliğinin beslenme ile dengelenmediği açıkça ortaya çıktı.
Gönüllü insanlar üzerinde yürütülen deneylerin araştırmacılar tarafından
WHO raporu (1980) için değerlendirilen sonuçları hayvanlar üzerinde
yürütülen deneyler ile uyumlu. Düşük mineral içerikli su dikkat çeker
biçimde: 1) idrar boşaltımını (ortalama % 20 civarında), vücut su
yoğunluğunu ve serum sodyum konsantrasyonunu artırmıştır; 2) serum
potasyum konsantrasyonunu düşürmüştür, 3) sodyum, potasyum, klorür,
kalsiyum ve magnezyum iyonlarının vücuttan atılımını artırmıştır. TÇM oranı
düşük (ör. < 100 mg/l) suyun vücudun su ve mineral dengesi üzerindeki
etkilerinin temel işleyişinin şu şekilde olduğu öne sürülmüştür (WHO 1980):
Düşük mineral içerikli su mide-bağırsak kanalındaki osmoreseptörler

üzerinde etkili olarak sodyum iyonlarının bağırsak boşluğuna akışının
artmasına, portal toplardamar sistemindeki ozmotik basıncın hafifçe
düşmesine ve bunu müteakip adaptasyon tepkimesi olarak kana salınan
sodyumum çoğalmasına neden olmaktadır. Kan plazmasında meydana gelen
bu ozmotik değişim vücuttaki suyun yeniden dağılmasına yol açmaktadır;
başka bir deyişle, hücre dışı sıvı yoğunluğunda total bir artış ve alyuvarlar
ile interstisyel sıvıdan plazmaya doğru ve hücre içi sıvılar ile interstisyel
sıvılar arasında bir su transferi gözlenmektedir. Değişen plazma
yoğunluğuna tepki olarak, kan dolaşımında bulunan basınç reseptörleri ve
yoğunluk reseptörleri harekete geçerek aldosteron salımında düşüşe ve bu
yüzden de sodyum tasfiyesinde artışa neden olmaktadır. Damarlardaki
yoğunluk reseptörlerinin re aktiviteleri ADH [anti diüretik hormon] salımında
düşüşe ve idrar boşaltımının artmasına yol açabilmektedir. Alman Besin
Birliği [German Society for Nutrition] benzer sonuçlara vararak, halkı
damıtılmış su tüketimine karşı uyarmıştır (GdfE 1993). Bu uyarı “normal”
içme suyu yerine damıtılmış su içilmesini tavsiye eden The Shocking Truth
About Water [Su Hakkında Şaşırtıcı Gerçek] (Bragg ve Bragg 1993) adlı
kitabın Almanca baskısına yanıt olarak yayınlanmıştı. Birlik konu hakkındaki
yazılı görüş bildirisinde insan vücudundaki suyun daima vücut tarafından
ayarlanan oranlarda elektrolitler (örn. potasyum ve sodyum) içerdiğini
açıkladı. Bağırsak epitelinin su emilimi de sodyum nakli ile gerçekleşir.
Damıtılmış su yutulduğunda, bağırsak önce bu suya elektrolitleri eklemek
zorunda kalır, bunun için de vücudun depoladığı rezervden çeker. Vücut
sıvıları hiçbir zaman “saf” su şeklinde değil tuzlarla birlikte dışarı attığından,
vücudun yeterli elektrolit alması sağlanmalıdır. Damıtılmış su içilmesi
vücuttaki suyun içinde çözünmüş olan elektrolitlerin seyrelmesine neden
olur. Vücudun fizyolojik bölümleri arasında suyun yeniden dağılımının yetersiz
kalması yaşamsal organların işlevlerini tehlikeye atabilir. Bu durumun ilk
belirtileri arasında yorgunluk, güçsüzlük ve baş ağrısı sayılabilir; kas
krampları ve nabızda düşüş daha ciddi semptomlar olarak ortaya çıkar.
Birçok ülkede yürütülmüş olan hayvan deneylerinden ve klinik gözlemlerden
de ek verilere ulaşılmıştır. İçme sularına çinko veya magnezyum karıştırılan
hayvanlarda, yemeklerine aynı elementlerden çok daha yüksek miktarda
katılan ancak düşük mineralli su içirilen hayvanlara oranla, kan serumunda
bu elementlerin çok daha yüksek konsantrasyonlarda bulunduğu
gözlenmiştir. Mineral eksikliği çeken, bağırsak emilimlerinde sorun olmayan
ve damıtılmış su katılmış damar içi gıda takviyesi alan hastalar üzerinde
yürütülen deneylerin ve klinik gözlemlerin sonuçlarına dayanarak, Robbins ve
Sly (1981) vücuttan mineral atımının artmasında mineral içeriği düşük su
tüketiminin rolü olduğunu öne sürmüştür.
Düşük mineral içerikli suyun düzenli tüketimi yukarıda ele alınan değişimlerin
progresif evrimi ile ilişkilendirilebilir, semptomlar yıllar boyunca ortaya
çıkmayabilir. Oysa fiziksel efor ve litrelerce düşük mineral içerikli su

tüketiminin ardından hiponatremik şok ya da deliryum gibi çok daha ağır
akut hasar da meydana gelebilir (Basnyat ve diğ. 2000). “Su zehirlenmesi”
(hiponatremik şok) olarak adlandırılan durum yalnızca düşük mineral içerikli
suyun değil musluk suyunun da çok fazla ve çok hızlı tüketilmesinden
kaynaklanabilir. TÇM seviyeleri düştükçe “zehirlenme” riski artar. Geçmişte,
içeceklerini gerekli iyonlardan yoksun erimiş kar ile hazırlayan dağcılarda
akut sağlık sorunları ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. İçecekleri damıtılmış
veya düşük mineral içerikli şişelenmiş su ile hazırlanan bebeklerde beyin
ödemi, kasılmalar ve metabolik asidoz ile birlikte bu durum daha da vahim bir
yön almıştır (CDC 1994).
2.2 Düş ük mineralli sudan neredeyse hiç kalsiyum ve magnezyum alınmaz
Hem kalsiyum hem de magnezyum temel minerallerdir. Kalsiyum kemiklerin
ve dişlerin önemli bir bileşeni olmanın yanı sıra nöromüsküler uyarılabilirlikte
de rol oynar (örn., miyokard sistemin düzgün işlemesini, kalp ve kas
kasılmasını [kontraktilite], miyokardial hücreler arasında bilgi aktarımı ve
kanın pıhtılaşmasını azaltır). Magnezyum ise glikoliz, ATP [adenozin trifosfat]
metabolizması, sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi elementlerin zarlar
arasında dolaşmasında, protein ve nükleik asit sentezinde, nöromüsküler
uyarılabilirlik ve kas kontraksiyonu da dahil olmak üzere üç yüzden fazla
enzim reaksiyonunda kofaktör ve aktivatör olarak önemli bir rol oynar.
Vücudumuza giren kalsiyum ve magnezyumun en büyük kaynağı içme suyu
olmamakla beraber, bu elementlerin alımının içme suyu ile desteklenmesinin
sağlık açısından değeri bu elementlerin toplam günlük alım oranı şeklinde
ifade edilen besinsel katkısından ağır basabilir. Sanayileşmiş ülkelerde bile,
kalsiyum ve magnezyum miktarı bakımından yetersiz sayılmayacak diyetler
içme suyunda kalsiyum ve özellikle magnezyum eksikliğini tam olarak
kapatmaz.
1960’ların başından bu yana, dünyanın dört köşesinde birçok ülkede
yürütülen epidemiyoloji çalışmaları yumuşak suyun (kalsiyum ve magnezyum
içeriği düşük su) ve magnezyum seviyesi düşük suyun, sert su ve
magnezyum seviyesi yüksek su ile karşılaştırıldığında, kalp ve damar
hastalıkları kaynaklı rahatsızlık ve ölümler ile ilişkili olduğunu ortaya
koymuştur. Salgın hastalıklara ilişkin bulgular son yıllarda yayınlanan
makalelerde (Sauvant ve Pepin 2002; Donato ve diğ. 2003; Monarca ve
diğ. 2003; Nardi ve diğ. 2003) gözden geçirilmiş, elinizdeki çalışmanın
başka bölümlerinde (Calderon ve Craun, Monarca ve diğ.) özetlenmiştir.
Yakın tarihli çalışmalar yumuşak suyun, yani kalsiyum içeriği düşük suyun,
çocuklarda kırıklarda (Verd Vallespir ve diğ. 1992), bazı nörodejeneratif
hastalıklarda (Jacqmin ve diğ. 1994), erken doğum ve düşük doğum
kilosunda (Yang ve diğ. 2002) ve bazı kanser türlerinde (Yang ve diğ. 1997;
Yang ve diğ. 1998) riskin artmasına neden olduğunu öne sürmektedir. Ani
ölüm riskinin artmasının yanı sıra (Eisenberg 1992; Bernardi ve diğ. 1995;

Garzon ve Eisenberg 1998), magnezyum içeriği düşük su tüketiminin motor
nöron hastalıklarına (Iwami ve diğ. 1994), preeklamsi olarak bilinen hamilelik
sorunlarına (Melles ve Kiss 1992) ve bazı kanser türlerine (Yang ve diğ.
1999a; Yang ve diğ. 1999b; Yang ve diğ. 1999c; Yang ve diğ. 2000) ilişkin
riskin artmasına neden olabileceği görülmektedir.
Sovyet şehirlerinden Shevchenko’da yürütülen araştırmalar, TÇM ve
kalsiyum içeriği düşük tuzlardan arındırılmış su (kireçtaşından geçirilerek
filtrelenmiş damıtılmış su) tüketilen bir nüfusta kalsiyum metabolizmasında
meydana gelen değişimler üzerine spesifik bilgi sağlamaktadır. Yerel nüfusun
alkalen fosfataz aktivitesinin düştüğü, plazmada kalsiyum ve fosfor
konsantrasyonlarının azaldığı ve kemik dokusu dekalsifikasyonunun arttığı
gözlenmiştir. Bu değişimler en belirgin olarak kadınlarda, özellikle de hamile
kadınlarda gözlenmiş, değişimlerin Shevchenko’da ikamet süresine bağlı
oldukları ortaya çıkmıştır (WHO 1980; Pribytkov 1972; Rakhmanin ve diğ.
1973).
Gıda değeri ve tuzlar açısından yeterli nitelikte beslenmekle birlikte tuzdan
arındırılmış ve 400 mg/l çözünmüş madde ile 5 mg/l, 25 mg/l, 50 mg/l
aralığında kalsiyum eklenmiş su verilen fareler üzerinde yürütülen bir yıl
süreli bir araştırma da sudan alınan kalsiyumun önemini doğrulamaktadır
(WHO 1980; Rakhmanin ve diğ. 1976). 5 mg/l kalsiyum eklenmiş su verilen
deneklerde, daha yüksek dozların verildiği hayvanlara oranla, tiroid ve
bağlantılı fonksiyonlarda azalma olduğu görülmüştür.
İ çme suyunda genellikle bulunan pek çok kimyasalın etkisi uzun süreli
tüketimden sonra görülmesine rağmen, kalsiyumun ve özellikle de
magnezyumun kalp ve damar sistemi üzerindeki etkilerinin daha kısa süreli
tüketimi yansıttığı düşünülmektedir. Sadece birkaç aylık tüketim
magnezyum ve/veya kalsiyum içeriği düşük suyun etkileri için yeterli süre
olabilir (Rubenowitz et al. 2000). Kısa dönem tüketimin etkilerini göstermek
açısından 2000-2002 döneminde ev musluklarında içme suyunun nihai
işlemden geçmesinde ters osmoz sistemini kullanmaya başlayan Çek ve
Slovak nüfusları ele alınabilir. Sadece haftalar ve aylarla ölçülebilecek bir
zaman dilimi içinde akut magnezyum (ve muhtemelen kalsiyum) yetersizliğini
akla getiren muhtelif sağlık sorunları bildirilmiştir (NIPH 2003). Söz konusu
şikâyetler arasında kalp ve damar bozuklukları, yorgunluk, halsizlik ve kas
krampları sayılabilir. Bu şikâyetler German Society for Nutrition [Alman
Besin Birliği] uyarısında sıralanan semptomlar ile aynıdır.
2.3 Düş ük mineralli sudan bazı gerekli elementlerin ve mikro-elementlerin
yetersiz alınması
İ çme suyu, bazı istisnalar dışında, insanlar için gereken temel elementlerin
ana kaynağı olmamakla birlikte, katkısı pek çok açıdan önem taşır.
Günümüzde pek çok kişinin beslenme biçimi mineral ve mikro-element

açısından yeterli olmayabilir. Belli bir elementin yetersizlik sınırında
bulunması durumunda, söz konusu elementin nispeten düşük oranda bile
olsa içme suyu vasıtasıyla alınması önemli bir koruyucu rol oynar. Bunun
nedeni elementlerin suda genellikle serbest iyonlar şeklinde bulunması
sebebiyle, çoğunlukla başka maddelere bağlı oldukları yemeklere kıyasla,
daha çabuk emilmeleridir.
Hayvanlar üzerinde yürütülen çalışmalar, aynı zamanda, suda mikro
miktarlarda bulunan bazı elementlerin önemini de açığa çıkartmaktadır.
Örneğin, Kondratyuk (1989) mikro-element alımındaki tek bir farklılığı kas
dokusu içeriğinde altı kat değişim meydana gelmesi ile ilişkilendirmektedir.
Bu sonuca altı ay süresince dört gruba ayrılarak a) musluk suyu, b) düşük
mineral içerikli su, c) musluk suyunda iyodür, kobalt, bakır, mangan,
molibden, çinko ve florür katkılı düşük mineral içerikli su, d) aynı elementlerin
on kat daha yoğun eklendiği düşük mineral içerikli su verilen fareler üzerinde
yapılan deney ile varılmıştır. Üstelik katkısız düşük mineral içerikli suyun kan
oluşumu süreci üzerinde olumsuz etkide bulunduğu görülmüştür. Katkısız
düşük mineral içerikli su verilen hayvanlarda alyuvar içeriğindeki ortalama
sülfat miktarı musluk suyu verilenlere oranla yüzde 19’a kadar daha az
çıkmıştır. Katkılı su verilen hayvanlarla karşılaştırıldığında hemaglobin
değerlerindeki farklar daha da fazladır.
Farklı TÇM oranları içeren su temin edilen Rus nüfusları arasında bir ekolojik
tasarım üzerine yapılan yakın tarihli epidemiyolojik çalışmalar düşük mineral
içerikli suyun yüksek tansiyon ve koroner kalp hastalığı, gastrik ve duodenal
ülser, kronik gastrit, guatr, hamilelikte görülen komplikasyonlar, yeni
doğanlarda ve bebeklerde sarılık, anemi, kırık ve büyüme bozuklukları gibi
muhtelif komplikasyonlar yönünde riski artırdığını düşündürmektedir (Mudryi
1999). Ancak, bu çalışmalarda gözlenen etkilerin kalsiyum ve magnezyum ya
da başka elementlerin eksikliğinden mi yoksa başka faktörlerden mi
kaynaklandığı kesin olarak söylenememektedir.
Lutai (1992) Rusya’nın Ust Ilimsk bölgesinde büyük çaplı bir epidemiyolojik
araştırma yürütmüştür. Bu araştırma farklı TÇM oranlarına sahip iki ayrı
yörede 7658 yetişkin, 562 çocuk ve 1582 hamile kadın üzerinde
hastalanma ve fiziksel gelişim üzerinde odaklanmıştır. Yörelerden birine
düşük mineral içerikli su (ortalama değerler: TÇM 134 mg/l, kalsiyum 18,7
mg/l, magnezyum 4,9 mg/l, bikarbonatlar 86,4 mg/l); diğerine ise mineral
içeriği yüksek su tedarik edilmiştir (ortalama değerler: TÇM 385 mg/l,
kalsiyum 29,5 mg/l, magnezyum 8,3 mg/l, bikarbonatlar 243,7 mg/l). Suda
bulunan sülfat, klorür, sodyum, potasyum, bakır, çinko, mangan ve molibden
seviyeleri de tespit edilmiştir. İncelenen iki nüfus arasında yeme
alışkanlıkları, havanın kalitesi, toplumsal koşullar ve ilgili yörede ikamet
süresi açısından fark bulunmamaktadır. Düşük mineral içerikli su tedarik
edilen nüfusta guatr, yüksek tansiyon, iskemik kalp hastalığı, gastrik ve
duodenal ülser, kronik gastrit, kolesistit ve nefrit vakalarında artış

gözlenmiştir. Bu yörede yaşayan çocuklarda fiziksel gelişimin daha yavaş
seyrettiği, büyüme bozukluklarının daha fazla olduğu, hamile kadınların ödem
ve anemiye daha sık maruz kaldıkları görülmüştür. Bu yörede yeni
doğanlarda hastalık oranı da daha yüksektir. En düşük hastalık oranı 30-90
mg/l kalsiyum, 17-35 mg/l magnezyum ve 400 mg/l TÇM (bikarbonat içeren
sulardaki seviyeler) içeren su ile ilişkilendirildi. Araştırmacılar bu nitelikteki
suların fizyolojik açıdan en uygun sayılabileceği sonucuna varmışlardır.
Mineral içeriği daha yüksek olan su aynı zamanda bikarbonat açısından da
nispeten daha zengindi; Lutai içme suyunda istenen bikarbonat seviyesinin
250-500 mg/l olması gerektiğini öne sürmüştür.
2.4 Düş ük mineralli su ile hazırlanan yemeklerde kalsiyum, magnezyum ve
diğer temel elementlerin yüksek oranda kaybı
Yemek pişirmede kullanıldığında yumuşak suyun gıda maddelerindeki
(sebzeler, et, tahıllar) temel elementlerde ciddi kayba neden olduğu
anlaşılmıştır. Bu kayıplar magnezyum ve kalsiyum söz konusu olduğunda
yüzde 60’a varabildiği gibi, bazı mikro-elementlerde daha da yükselir (örn.
bakır % 66, mangan % 70, kobalt % 86). Buna karşılık, yemek pişirirken
sert su kullanıldığında bu elementlerdeki kayıp çok daha azdır; hatta bazı
durumlarda pişirilmiş yemeklerde kalsiyum içeriğinin arttığı bildirilmiştir
(WHO 1978; Haring ve Van Delft 1981; Oh ve diğ. 1986; Durlach 1988).
Besinlerin büyük kısmı yemekle birlikte alındığından, yemek hazırlarken ve
pişirirken düşük mineral içerikli su kullanmak, bazı temel elementlerin
toplam alımında önemli oranda yetersizliğe yol açabilir; söz konusu
yetersizlik bu tip suyun sadece içme amaçlı kullanılmasında beklenenden çok
daha fazladır. Pek çok kişinin mevcut beslenme biçimi genellikle gerekli
elementlerin yeterli miktarda alınmasını sağlamamaktadır, bu yüzden de
yemek hazırlığı ve pişirilmesi esnasında temel elementlerin ve besin
maddelerinin kaybına neden olabilecek her etmen bu kişilerin sağlığına zarar
verebilir.
2.5 Toksik metallerin yeme-içme yoluyla alınma riskinin artması
Düşük mineralli su stabil değildir, bu yüzden de temasa geçtiği materyalleri
çözerek eritebilir. Bu tür sular borulardan, kaplamalardan, depolardan ve
konteynerlerden, hortumlardan ve vanalardan metalleri ve bazı organik
maddeleri daha çabuk emer, bazı toksik maddelerle bir araya geldiğinde
düşük emilimli bileşikler üretemediğinden de olumsuz etkilerini bertaraf
edemez. ABD’de 1993-1994 döneminde bildirilen içme suyu kaynaklı sekiz
kimyasal zehirlenme vakasından üçü bebeklerde kurşun zehirlenmesiydi; bu
vakalarda bebeklerin kanlarındaki kurşun seviyeleri sırasıyla şöyleydi: 15
µ g/dl, 37 µg/dl, and 42 µg/dl. Tehlike sınırı 10 µg/dl’dir. Her üç vakada da
kurşun içme suyu depolarının pirinç kaplamalarından ve kurşun lehimli ek
yerlerinden sızmıştı. Her üç tesisatta da sızma sürecini hızlandıran düşük

mineral içerikli su kullanılıyordu (Kramer ve diğ. 1996). Kanlarında en yüksek
kurşun oranına rastlanan iki bebek için mutfak musluğundan alınan ilk su
örneğinde kurşun seviyesi 495 ile 1050 µ g/dl aralığındaydı; üçüncü bebek
için mutfak musluğundan alınan su örneklerinde 66 µ g/dl bulunmuştu.
Suda ve yemeklerde bulunan kalsiyumun ve daha az olmakla birlikte
magnezyumun antitoksik özellikleri olduğu bilinmektedir. Bu elementler,
emilimi yapılamayan bir bileşiğe yol açan bir reaksiyondan geçmek veya
bağlanma bölgelerine önce varmak suretiyle kurşun ve kadmiyum gibi bazı
toksik elementlerin bağırsaktan kana karışmasını engelleyebilirler (Thompson
1970; Levander 1977; Oehme 1979; Hopps ve Feder 1986; Nadeenko ve
diğ. 1987; Durlach ve diğ. 1989; Plitman ve diğ. 1989). Bu koruyucu etki
hayli kısıtlı olsa da göz ardı edilmemesi gerekir. Düşük mineral içerikli su
tüketen nüfuslar, ortalama mineral içeriğine ve sertlik seviyesine sahip su
tüketenlere oranla, toksik maddelere maruz kalma açısından daha fazla risk
altında olabilirler.
2.6 Düş ük mineralli suda olası bakteri oluş umu
Her tür su, kaynağında olsun boru şebekesinde mikrop üremesinin sonucu
olsun, bakteri bulaşmasına açıktır. Başlangıç ısılarının yüksekliği, sıcak
iklimlerde dağıtım şebekesinden geçen suyun yüksek ısıda olması, çöküntü
dezenfektanlarının olmayışı ve suyun temas ettiği materyalleri eritici niteliği
yüzünden “besin” açısından muhtemelen daha zengin olması boru hatlarında
bakteri oluşumunu kolaylaştırır. Dezenfektan kullanılmaması halinde tuzdan
arındırılmış sularda da bu durum gözlenir. Sağlam bir arıtma filtresinin her
tür bakteriyi ortadan kaldırması gerekse de, 1992’de Suudi Arabistan’da
ters osmoz işleminden geçirilmiş su kaynaklı tifo salgınının da gösterdiği
gibi, bu yöntem (belki de sızmalar yüzünden) yüzde yüz etkili olmayabilir (al-
Qarawi ve diğ. 1995). Çeşitli ev tipi su arıtma cihazlarından geçirilen
sularda bakteri bulaşma riski Geldreich ve diğ. (1985) ve Payment ve diğ.
(1989, 1991) tarafından yapılmış çalışmalarda da ortaya konmaktadır.
Prag’da bulunan Çek Ulusal Kamu Sağlığı Enstitüsü [Czech National
Institute of Public Health] (NIPH, 2003) içme suyu ile temas etmesi
öngörülen ürünleri güvenlik testinden geçirerek ters osmoz ünitelerindeki
basınç tanklarının bakteri üremesine açık olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu
tankların yüzeyinde bakteri oluşumuna müsait bir lastik tabaka
bulunmaktadır.
3. MİNERALLERDEN ARINDIRILMIŞ İÇME SUYUNDA İSTENEN
MİNERAL İÇERİĞİ
Minerallerden arındırılmış suyun aşındırıcı gücü ile düşük TÇM içeren suyun
tüketimi ve dağıtımına bağlı sağlık riskleri içme suyundaki asgari ve en uygun
mineral içeriği hakkında tavsiyelere, daha sonra da bazı ülkelerde ilgili yasal veya

teknik yönetmeliklerde içme suyu kalitesi hakkında zorunlu değerler tespit
edilmesine yol açmıştır.
Organoleptik nitelikler ve susuzluğu giderme kapasitesi de bu tavsiyeler dahilinde
ele alınmıştır. Örneğin, gönüllü insan deneyleri (WHO 1980) fizyolojik
gereksinimleri en iyi karşılayan su sıcaklığının 15-350 C aralığında olduğunu
göstermiştir. 350’nin üzerinde veya 150 C’nin altındaki sıcaklıkların su
tüketiminde düşüşe neden olduğu gözlenmiştir. TÇM oranı 25-50 mg/l
aralığındaki su ise tatsız olarak nitelendirilmiştir (WHO 1980).
3.1. 1980 tarihli WHO raporu
TÇM oranı düşük içme suyunun etkisiyle tuzlar vücuttan süzülür. Sadece
tuzlardan tamamen arındırılmış sularda değil, TÇM oranı 50-75 mg/l
aralığında olan sularda da su-tuz dengesinin başkalaşması gibi olumsuz
etkiler gözlendiği için 1980 WHO raporunu hazırlayan ekip içme suyunda
TÇM oranının 100 mg/l olması gerektiğini belirtmiştir. Ekip, aynı zamanda,
klorür-sülfatlı sularda TÇM oranının 200-400 mg/l, bikarbonatlı sularda
250-500 mg/l aralığında olmasını önermiştir. Bu tavsiyeler fareler,
köpekler ve gönüllü insanlar üzerinde yürütülen kapsamlı deneysel
araştırmalar sonucunda saptanmıştır. Değerlendirilen sular arasında
Moskova musluk suyu, yaklaşık 10 mg/l TÇM içeren tuzdan arındırılmış
suyun yanı sıra laboratuar ortamında hazırlanmış sular bulunmaktadır;
laboratuar ortamında hazırlanmış sular 50, 100, 250, 300, 500, 750,
1000, ve 1500 mg/l TÇM oranına sahiptir ve şu maddeleri belirtilen
miktarlarda içermektedir: Cl (% 40), HCO3 (% 32), SO4 (% 28) / Na (%
50), Ca (% 38), Mg (% 12). Sağlık açısından doğabilecek pek çok sonuç da
incelenmiştir, bunlar arasında şunlar sayılabilir: Vücut ağırlığı dinamikleri,
baz ve nitrojen metabolizması, enzim aktivitesi, su-tuz dengesi ve
düzenleyici mekanizması, vücut dokularının ve sıvılarının mineral içeriği,
hematokrit ve ADH [anti diüretik hormon] aktivitesi. En uygun TÇM oranı
olumsuz etkiler ile insanlar, köpekler veya fareler üzerindeki menfi
değişimlerin en az görüldüğü, organoleptik niteliklerin ve susuzluk giderme
vasıflarının iyi olduğu, suyun aşındırıcılığının düşük olduğu vakaya göre
belirlenmiştir.
Ekip (WHO 1980) TÇM seviyelerinin yanı sıra tuzlardan arındırılmış içme
suyunda asgari kalsiyum miktarının 30 mg/l olmasını tavsiye etmiştir. Bu
seviyelerin saptanmasında sağlıksal endişeler temel alınmış, bunlar
arasında da en önemli etkiler kalsiyum ve fosfor metabolizmasında
meydana gelen hormonsal değişimler ve kemik dokusunda mineral
saturasyonunun düşmesi olmuştur. Ayrıca, kalsiyum içeriği 30 mg/l’ye
çıkarıldığında tuzdan arındırılmış suyun aşındırıcı niteliğinin hayli azaldığı ve
suyun daha stabil olduğu gözlenmiştir (WHO 1980). Ekip (WHO 1980),
ayrıca, kabul edilebilir organoleptik vasıflar, aşındırıcılığın azalması ve
tavsiye edilen asgari kalsiyum seviyesinde denge konsantrasyonu için

gereken asgari düzey olarak 30 mg/l değerinde bikarbonat iyon içeriği
önermiştir.
3.2. Son dönemdeki tavsiyeler
Daha yakın tarihli çalışmalar minerallerden arındırılmış suda bulunması
gereken asgari ve en uygun mineral oranları hakkında daha fazla bilgi
sağlamıştır. Örneğin, farklı sertliklerde su içmenin 20-49 yaş dilimindeki
kadınların sağlık durumu üzerindeki etkisi Güney Sibirya’da dört ayrı kentte
yürütülen, biri 460 diğeri 511 kadını kapsayan iki ayrı epidemiyolojik grup
araştırmasının konusu olmuştur. (Levin ve diğ. 1981; Novikov ve diğ.
1983). A kentindeki su en düşük kalsiyum ve magnezyum seviyelerinde
sahipti (3,0 mg/l kalsiyum ve 2,4 mg/l magnezyum). B kentindeki su biraz
daha yüksek oranlar içeriyordu (18,0 mg/l kalsiyum ve 5,0 mg/l
magnezyum). En yüksek oranlar C kentinde (22,0 mg/l kalsiyum ve 11,3
mg/l magnezyum) ve D kentindeydi (45,0 mg/l kalsiyum ve 26,2 mg/l
magnezyum). A ve B kentlerinde yaşayan kadınlarda, C ve D kentlerinde
yaşayanlara kıyasla, kalp ve damar hastalıkları (EKG ölçümleri
doğrultusunda), yüksek tansiyon, somatoform otonom işlev bozuklukları,
baş ağrısı, baş dönmesi ve osteoporoz (X-Ray Absorbsiyometri ölçümleri
doğrultusunda) vakalarına daha sık rastlanmıştır. Bu sonuçlar içme
suyunda asgari magnezyum içeriğinin 10 mg/l, asgari kalsiyum içeriğinin
1980’de (1980 WHO) tavsiye edilen 30 mg/l yerine 20 mg/l olması
gerektiğini düşündürmektedir.
Ş u anda elde bulunan veriler ışığında, muhtelif araştırmacılar içme
suyunun kalsiyum ve magnezyum içeriği ile sertlik düzeyinin aşağıda
belirtilen seviyelerde olmasını tavsiye etmektedirler:
• Magnezyum: asgari 10 mg/l (Novikov ve diğ. 1983; Rubenowitz ve diğ.
2000) ve en uygun yaklaşık 20-30 mg/l (Durlach ve diğ. 1989; Kozisek
1992);
• Kalsiyum, asgari 20 mg/l (Novikov ve diğ. 1983) ve en uygun yaklaşık 50
(40-80) mg/l (Rakhmanin ve diğ. 1990; Kozisek 1992);
• Suyun toplam sertliği: toplam kalsiyum ve magnezyum içeriği 2-4 mmol/l
aralığında olmalı (Plitman ve diğ. 1989; Lutai 1992; Muzalevskaya ve
diğ. 1993; Golubev ve Zimin 1994).
Bu konsantrasyonlarda sağlık üzerinde olumsuz etkiler gözlenmemekte
veya asgari düzeyde gözlenmektedir. Söz konusu istenen veya en uygun
konsantrasyonlarda içme suyunun sağlık üzerinde azami koruyucu ya da
faydalı etki sağladığı görülmüştür. Önerilen magnezyum seviyeleri kalp ve
damar sistemi üzerinde görülen etkilere dayanırken, kalsiyum
mekanizmasında ve kemikleşmede görülen değişimler önerilen kalsiyum
seviyesinin belirlenmesinde temel oluşturmuştur. En uygun sertlik seviyesi

aralığı ise, sertlik seviyesi 5 mmol/l üzerinde olan su temin edilen
nüfuslarda safra kesesi taşları, böbrek taşları, üriner sistem taşları,
eklem romatizması ve eklem hastalıkları riskinin arttığını gösteren
verilerden elde edilmiştir.
Bu konsantrasyonlar öngörülürken içme suyunun uzun süreli tüketimi göz
önüne alınmıştır. Bazı suların kısa vadede sağlığa yararlı endikasyonları
açısından bu elementlerin daha yüksek konsantrasyonları ele alınabilir.
3.3 İçme suyundaki kalsiyum, magnezyum ve sertlik seviyeleriyle ilgili
kılavuzlar ve yönetmelikler
İ çme Suyu Kalitesi Kılavuzu’nun ikinci baskısında (WHO 1996) WHO
kalsiyum ve magnezyumu suyun sertliği çerçevesinde değerlendirmesine
rağmen kalsiyum, magnezyum ya da sertlik açısından asgari seviye veya
azami limit tavsiyesinde bulunmamıştır.
İ lk Avrupa Yönetmeliği (European Union 1980) yumuşatılmış veya tuzdan
arındırılmış su için asgari sertlik oranı saptamıştır ( 60 mg/l. kalsiyum
veya eşdeğer katyonlar). Bu oran bütün AET üyelerinin ulusal mevzuatında
zorunlu görünmekle birlikte, Aralık 2003’te yeni Yönetmelik (European
Union 1998) yürürlüğe girdiğinde önceki Yönetmelik geçerliğini yitirmiştir.
Yeni Yönetmelik kalsiyum, magnezyum ya da sertlik için bir koşul
içermemektedir. Öte yandan, üye ülkelerin kendi ulusal mevzuatlarına böyle
bir koşul koymalarını da engellememektedir. AB Üyesi Devletlerden sadece
birkaçı (örn. Hollanda) kalsiyum, magnezyum veya suyun sertliğini bağlayıcı
bir zorunluluk olarak ulusal mevzuatlarına dahil etmişlerdir. Bazı AB Üyesi
Devletler (örn. Avusturya, Almanya) ise bu parametreleri mevzuatlarına
teknik standartlar (örn. suyun aşındırıcılığını düşürmekle ilgili önlemler)
şeklinde daha alt düzeyde bağlayıcı olmayacak biçimde eklemişlerdir.
Buna karşılık, AB’ye Mayıs 2004’te katılan dört Orta Avrupa ülkesinin
hepsi, bağlayıcı hükümleri değişik seviyelerde olsa da, kendi mevzuatlarında
aşağıda belirtilen koşullara yer vermiştir:
• Çek Cumhuriyeti (2004): Yumuşak su için 30 mg/l kalsiyum ve 10
mg/l magnezyum; kılavuz seviyeleri 40-80 mg/l kalsiyum ve 20–30 mg/l
magnezyum (toplam sertlik: Ca + Mg = 2.0 – 3.5 mmol/l).
• Macaristan (2001): Sertlik 50 – 350 mg/l (CaO olarak); şişelenmiş
içme suyunda, yeni su kaynaklarında, yumuşatılmış ve tuzdan
arındırılmış suda zorunlu olan asgari konsantrasyon 50 mg/l.
• Polonya (2000): Sertlik 60–500 mg/l (CaCO3 olarak).
• Slovakya (2002): Kılavuz seviyeleri > 30 mg/l kalsiyum ve 10 – 30 mg/l
magnezyum.

Rusların pilotlu uzay gemilerinde astronotun bulunduğu ortama ilişkin
teknik standartlarında – genel medikal ve teknik koşullar (Anonim 1995) –
uzay gemilerinde içme amaçlı geri dönüştürülmüş suyun niteliğiyle ilgili
koşullar tanımlanmaktadır. Başka koşulların yanı sıra, söz konusu su TÇM
oranı 100-1000 mg/l aralığında olmalı ve her kozmik uçuş için özel bir
komisyon tarafından belirlenecek asgari florür, kalsiyum ve magnezyum
oranlarını içermelidir. Buradaki temel mesele geri dönüştürülmüş suyu
“fizyolojik değer”e kavuşturmak üzere mineral katkısının nasıl yapılacağıdır
(Skylar ve diğ. 2001).
4. SONUÇLAR
İçme suyu belirli temel minerallerden (ve karbonatlar gibi başka unsurlardan)
asgari seviyede içermelidir. Ne yazık ki, son yirmi yıldır araştırmalarda içme
suyunda bulunan maddelerin faydalı ya da koruyucu nitelikli etkilerine pek ilgi
gösterilmemiştir. Araştırmalar ağırlıklı olarak kirletici maddeler ve bunların
toksikolojik nitelikleri üzerine yoğunlaşmıştır. Öte yandan, bazı çalışmalar içme
suyundaki temel elementlerin ya da TÇM oranının asgari içeriğini saptamaya
çalışmış, bazı ülkeler içme suyu yönetmeliklerine belirli maddeler için koşullar ya
da kılavuzlar eklemişlerdir. Bunlar istisnai durumlar olmasına rağmen, bu konu
sadece içme suyunun tuzdan arındırılma suretiyle elde edildiği yerlerde değil
(yeterli ölçüde mineral eklenmemesi durumunda), ev tipi arıtmanın ya da merkezi
arıtmanın temel minerallerin oranını azalttığı ve düşük mineralli şişelenmiş su
tüketilen yerlerde de önem arz etmektedir.
Tuzdan arındırma suretiyle üretilen içme suyu bazı minerallerle dengelenmekle
birlikte, ev tipi arıtma sonucunda minerallerden arınan su söz konusu olduğ unda
durum böyle değildir. Bazı suların bileşimi dengelendiğinde bile sağlığa fayda
sağlayacak niteliğe ulaşmayabilmektedir. Tuzdan arındırılmış sular ağırlıklı olarak
kalsiyum (kireç) ve başka karbonatlar ile desteklenmesine rağmen, magnezyum ile
florür ve potasyum gibi diğer mikro-elementler açısından yetersiz kalabilmektedir
ki bu durum doğal suların pek çoğu için de geçerlidir. Ayrıca, destek olarak katılan
kalsiyum miktarı sağlıktan ziyade teknik kaygılara (mesela aşındırıcılığı azaltmak)
dayanmaktadır. Muhtemelen genellikle kullanılan mineral katkısı yöntemlerinden
hiçbiri ideal sayılamayacaktır, zira su faydalı bileşenlerin hepsini birden
içermemektedir. Mevcut dengeleme yöntemleri öncelikle mineralden arındırılmış
suyun aşındırıcı etkilerini azaltmaya yöneliktir.
Mineral katkısı yapılmamış mineralsiz su, ya da düşük mineral içerikli su – içindeki
temel minerallerin önemli oranda eksik olması veya hiç olmaması nedeniyle – ideal
içme suyu sayılmamaktadır; bu yüzden de düzenli tüketilmesi bazı faydalı
besinlerin yeterli seviyede alınmasını sağlayamayabilmektedir. Bu bölüm bu
sonucun gerekçesini ortaya koymaktadır.
Minerallerden arındırma oranı yüksek sulara ilişkin deneysel sonuçlar ve gönüllü
kişiler üzerindeki bulgular çerçevesinde ortaya çıkan kanıtlar çoğunlukla daha eski

çalışmalarda bulunmaktadır ki bunlar da günümüzde geçerli olan metodolojik
ölçütlere uygunluk göstermeyebilmektedir. Öte yandan, bu bulgular ve sonuçlar
göz ardı edilmemelidir. Bu çalışmaların bazıları türünün tek örneğidir; müdahaleci
çalışmalar ise, her ne kadar yürütülmemiş olsa da, bilimsel, finansal ve etik
açıdan günümüzdeki kadar uygun olmazdı. Öte yandan, söz konusu çalışmalarda
kullanılan yöntemler elde edilen sonuçları geçersiz kılacak kadar tartışmalı
değildir. Minerallerden arındırılmış ya da düşük mineral içerikli su içmekten
kaynaklanan sağlık riskleri üzerine yapılan daha eski klinik ve hayvansal çalışmalar
hem birbiriyle hem de daha yakın tarihlerde yapılan çalışmalar ile tutarlı sonuçlar
ortaya koymuştur, yakın tarihli çalışmalar da genellikle destekleyici niteliktedir.
Kalsiyum ve magnezyum içeriği yetersiz su içmenin sağlık açısından riskler
doğurabileceğini doğrulamak için yeterli kanıt artık mevcuttur. Pek çok araştırma
daha yüksek magnezyum seviyelerinin KVH [kalp ve damar hastalıkları] ve özellikle
de KVH kaynaklı ani ölüm riskini düşürdüğünü göstermektedir. Farklı bölgelerde
(farklı nüfuslarla), farklı zamanlarda ve farklı araştırma tasarımları ile yürütülen
epidemiyolojik çalışmalarda bu ilişki bağımsız bir biçimde tanımlanmıştır. Tutarlı
epidemiyolojik gözlemler otopsi, klinik deneyler ve hayvanlar üzerinde yürütülen
çalışmalardan toplanan verilerle desteklenmektedir. Magnezyumun koruyucu
etkisinin biyolojik olasılığı çok yüksek olmakla birlikte, KVH’nın multifaktöryel
etyolojisi (nedenlerinin birden çok faktöre dayanması –ç.n.) sebebiyle özgüllüğü bu
kadar net değildir. Ani ölüm riskinin artmasının yanı sıra, magnezyum içeriği
düşük su içmenin motor nöron hastalığı, hamilelikte görülen sorunlar (preeklamsi
olarak bilinen durum ve ani bebek ölümleri) bazı kanser türleri riskinin
yükselmesiyle ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Yakın tarihli çalışmalar yumuşak su,
yani kalsiyum içeriği düşük su tüketiminin çocuklarda kemik kırılmaları, bazı
nörodejeneratif hastalıklar, erken doğum, düşük doğum kilosu ve bazı kanser
türleri riskinin artmasıyla ilişkili olduğu ileri sürmektedir. Ayrıca, sudaki
kalsiyumun KVH oluşumundaki olası rolü de göz ardı edilemez.
İçme suyu kalitesinden sorumlu uluslararası ve ulusal yetkililer kalsiyum ve
magnezyum gibi temel elementler ile TÇM için asgari içerik seviyesini belirleyen
tuzdan arındırma kılavuzları hazırlamayı düşünmelidirler. Bu tür kılavuzların
hazırlanması için ek çalışmalar yapılması gerekmesi halinde, söz konusu yetkililer
bu alanda sağlık açısından faydalar üzerinde duracak özel amaçlı araştırmaları
öne çıkarmalıdırlar. Minerallerden arındırılmış suda bulunması gereken maddeler
için kılavuzlar hazırlanması durumunda, yetkililer bu kılavuzların ev tipi arıtım
cihazlarının kullanımını ve şişelenmiş suları da kapsamasını sağlamalıdırlar

 

Kampanyalı Ürünler

3 lü inline 2,5 inch Filtre Seti Kampanyası
60.00TL 38.00TL

3 lü inline 2,5 inch Filtre Seti Kampanyası

Kampanya Dahilin de 3 Lü Filtre Seti Detayları 1 ADET 12 İnline 2,5 inch Kalınlık ..

Sepete Ekle A.Listem Karsilastirma
3 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası
90.00TL 50.00TL

3 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası

3 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası Kampanya Dahilin de 3 Lü Filtre Seti Detayları ..

Sepete Ekle A.Listem Karsilastirma
4 Lü inline Filtre Seti Kampanyası
80.00TL 48.00TL

4 Lü inline Filtre Seti Kampanyası

Kampanya Dahilin de 3 Lü Filtre Seti Detayları 1 ADET 12 İnline 2,5 inch Kalınlık ..

Sepete Ekle A.Listem Karsilastirma
4 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası
110.00TL 60.00TL

4 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası

4 Lü Takçevir Filtre Seti Kampanyası Kampanya Dahilin de 4 Lü Filtre Seti Detayları ..

Sepete Ekle A.Listem Karsilastirma